Kefernahum, Lübnan’ın kalabalık arka sokaklarında geçen bir çocukluk hikâyesi gibi başlar; ancak birkaç dakika içinde izleyicisini insan olmanın en temel sorularıyla baş başa bırakır. Nadine Labaki’nin kamerası; çocuk işçiliğini, mülteci sorunlarını ya da yoksulluğu değil, bu gerçekliklerin insan ruhunda açtığı yaraları anlatır. Özellikle baş karakter Zain üzerinden işlenen temalar, yalnızca toplumsal dramlar değil, aynı zamanda bireysel travmaların ve erken yaşta olgunlaşmanın psikolojik bir portresidir.
Zain, resmi doğum tarihi bile olmayan, kimliksiz bir çocuktur. Bu sadece hukuki bir yokluk değil; aynı zamanda bireysel varoluşun reddedilişi anlamına gelir. Freud’un gelişim kuramı açısından bakıldığında, Zain’in yaşadığı ortam, bir çocuğun benlik gelişimi için gerekli olan sevgi, güvenlik ve düzen gibi temel ihtiyaçların hiçbirini karşılamaz. Onun çocukluğu, öz düzenleme becerilerinin gelişmesi gereken yıllar, tam tersine hayatta kalma savaşına dönüşmüştür. Bu da ego yapılanmasını sağlıklı bir şekilde kurmasını engeller.
Filmde Zain’in anne-babasına dava açarak “beni doğurmamalıydınız” demesi, yalnızca dramatik bir tepki değildir; aynı zamanda çocukluğun inkâr edilmesinin ve doğrudan psikolojik travmanın ifadesidir. Bu söz, Freud’un doğum travması kavramını çağrıştırır. Doğmak, bazıları için varoluşun başlangıcı değil, bitişidir. Zain’in yaşamı, sevgiyle değil, ihmal ve şiddetle başlar. Ve bu başlangıç, onun dünyaya dair tüm algılarını şekillendirir.
Zain’in çevresindeki yetişkin figürler, gelişimsel açıdan bir çocuğa rehberlik etmekten çok uzaktır. Annesi, küçük kardeşlerini evlendirmekten başka bir çıkış yolu göremezken, babası ise çocuklarının birey değil, yük ya da gelir kaynağı olduğuna inanır. Bu ortamda Zain’in süperego gelişimi ya çarpık olur ya da tamamen bastırılır. İyi-kötü ayrımını içselleştireceği sağlıklı bir ebeveyn figürü yoktur. Dolayısıyla doğruya yönelimi, içsel bir ahlak sistemine değil; kendi gözlemleri ve yaşadığı acı deneyimlere dayanır. Bu durum, onun yaşıtlarına kıyasla çok erken “bireyleşmesini” sağlar, ancak bu bireyleşme derin bir yalnızlıkla örülüdür.
Zain’in duygusal gelişimini etkileyen en önemli unsurlardan biri de yetişkin sorumluluklarını üstlenmek zorunda kalmasıdır. Henüz çocukken başka bir mülteci kadının bebeğine bakan, onu korumaya çalışan Zain, fiziksel yaşına rağmen psikolojik olarak bir yetişkinin yükünü taşımaktadır. Bu durum, Erikson’un “girişimcilik vs. suçluluk” evresine denk gelen yaşta, bireyin suçluluk duymadan girişimde bulunma kapasitesini zedeler. O, girişken değil, hayatta kalmak zorunda kalan bir çocuktur. Oyun, güven, aidiyet gibi gelişimsel temellerden yoksun kalması, kimlik gelişimini ciddi biçimde bozar.
Zain’in zaman zaman öfkesini patlamalarla göstermesi, onun bastırılmış travmalarının dışavurumudur. Freud’a göre bu tür tepkiler, id’in dürtüsel tepkileriyle ego’nun savunma çabaları arasında yaşanan çatışmanın sonucudur. Zain’de bu çatışma çok yoğundur çünkü ego, yaşına göre fazla yük taşımakta; süperego ise yok denecek kadar silik bir biçimde çalışmaktadır. İçsel rehberlik sistemi eksik olduğu için davranışları anlık dürtülere dayanır, ancak bu dürtüler bile çoğu zaman etik bir temele sahiptir. Kız kardeşinin zorla evlendirilmesine karşı çıkışı, bir çocuğun içinden doğan adalet duygusunun ham ve filtresiz halidir.
Filmin sonunda Zain’in mahkeme salonunda verdiği ifade, yalnızca bir çocuğun sitemi değil, tüm insanlığın aynasıdır. Onun yaşadığı şey, bireysel bir trajedi değil, sistemik ihmalin ve kollektif kayıtsızlığın ruhsal yıkımıdır. “Beni doğurmamalıydınız” demesi, tüm sistemin suçluluğuna yöneltilmiş bir çığlıktır. Bu çığlık, yalnızca yoksulluktan değil, görülmemekten, korunmamaktan, sevilmemekten kaynaklanır.
Kefernahum, psikolojik açıdan değerlendirildiğinde, bir çocuğun kimliksiz, sahipsiz ve güvencesiz bırakıldığında neye dönüşebileceğinin çarpıcı bir örneğidir. Ancak tüm karanlığına rağmen film, umut ışığını da söndürmez. Zain’in son sahnedeki gülümsemesi, hâlâ bir yerlerde benlik kıvılcımının sönmediğini; insanın içindeki yaşam gücünün ne kadar güçlü olduğunu gösterir. Ve belki de Kefernahum’un asıl gücü buradadır: acıyı estetize etmeden, psikolojik hakikate tutunarak anlatmak.


